Divan-ı Kebir (c.I, 13)

3. Gülün geçirdiği safhalar, başından geçen maceralar.

Miistef’ilün, Müstef’ilün, Miistef’ilün, Müstef’iliin 

(c.I, 13)

• Ey bir yerde duramayan, dinlenme nedir bilmeyen rüzgarımız! Güle bizden haber götür de de; “Gül bahçesinden kaçıp şekerle dost olan gül, nasıl oldu da yurdundan, anandan, babandan, kardeşlerinden arkadaşlarından ve sana gönül veren, senin için feryat edip duran bülbülden ayrıldın geldin, şekere karıştın, ‘gülbeşeker’ tatlısı oldun?”

• Ey gül’. Neden şekere karıştın? Aslında sen, kendin şekersin, şeker gibi tatlısın, hoşsun. Şeker olduğun için, herkesten çok sen, şekere layıksın ama, neden gül bahçesine karşı vefasızlıkta bulundun? Şeker de, gül de hoş, fakat vefalı olmak her ikisinden de hoş, her ikisinden de tatlı.

• Ey gül, madem ki bahçeden ayrıldın gittin, sana bir iki sözüm var: 0 güzel yanağını şekerin yanağına koy da şekerden tat al, şeker gibi ol, şekere de bahçeden alıp götürdüğün hoş kokunu ver! 0 da gül gibi olsun. Ayrılığı göze aldın ama, bu ayrılıkta kazancın da var: Sen şekerin içine girdiğin için gül olarak oradan oraya götürülmekten, yolculuğun cefasından, solup pörsümekten, yerlere atılmaktan, çiğnenmekten kurtuldun.

• Şimdi ‘gülbeşeker’ tatlısı oldun ya, seni yiyenlere gönül gıdasısın, göz nurusun. Bu yüzden artık gülden gönlünü çek; o nerede, bu nerede?

• Sen bahçede dikenle beraber oturuyorsun. Akıl gibi cana yakın idin, insana karıştın. Şekerle beraber iken şimdi insanla beraber oldun. Nur oldun. Haydi şimdi de şu günahlarla kirlenmiş yeryüzünden gökyüzüne yüksel menzil menzil, konak konak ta onunla manen buluşma yerine kadar yürü!… *

• Ey gül! Sen şimdi dünyaya yukarıdan bakıyorsun da, dünyadaki acaip halleri gördüğün için dünyaya gülüyorsun. 0 yüzden elbiselerini yırtıyorsun. Ey kızıl kaftanlı, güçlü, kuvvetli yiğit er, ben senin hayranınım!

• Güller “Kim manen Hakk’a uluşmak için merdiven isterse, belanın, ızdırabın bir merdiven olduğunu bilsin de, başına gelenlerden şikayet etmesin! Belalardan korkmasın, canını belalara atsın!” diye naralar atarak, uçuşup saçılarak gökyüzünden gül bahçelerine yağmada…

• Kendine gel de, şu kaptan, gülsuyu çıkaran ustanın testisinden bir yolunu bulup ter gibi sız, o hapsedilmiş kaptan, bir rüh gibi kaç, kurtul.

• Ne de tali’liymişsiniz, ne de bahtınız yarmış! Benziniz gül gibi kıpkırmızı. Biz de sizin gibiydik, rüh olduk, kurtulduk. Haydi siz de rüh olun, bu kirli yeryüzünden kurtulun.

• Gülbeşekerden maksadımız, Hakk’ın lütfuyla bizim varlığımızdır. Varlığımız sanki demir kırıntısı, Hakk’ın lütfu ise mıknatıs!..

• Akıl da aynadır. Demirden ayna yapan aynacı, onu parlatmak, ayna haline getirmek için ona çok eziyet etmededir de, bu yüzden olacak, ayna bizi istemiyor, bize gelmiyor, hep biz onu elimize alıyor, ona bakıyoruz. 0 bize şunları söylüyor ama, kulaklanmız gaflet pamüğu ile tıkalı olduğu için duyamıyoruz: “Ey insanlar, ben sizi sizsiz isterim.”

 

28 views

Divan-ı Kebir (c. I, 3)

2. Keşke uyuyabilseydim de, rüyada yüzünü gösterseydin.

Müstef’ilün, Müstef’ilün, Müstefilün, Müstef’ilün 

(c. I, 3)

• Sevgilim, belki vefa ve merhametin coşar da, kapıyı açarsın; “Orada, ne bekliyorsun kalk, içeri gir!” diye seslenirsin ümidiyle ben senin kapında oturmuş bekliyorum.

• Ey pek güzel olan yüzünde her zaman yüzlerce lütuf, yüzlerce merhamet nuru parlayan sevgili! Canım, kapında senden gelen misk kokularına, anber kokularına gark olmuştur.

• Biz mest olmuşuz; başımız dönmede, başkalarının yaptıkları işlerle bizim ilgimiz yok. Dünya alt üst olsa, yakılsa, yıkılsa umurumuzda değil. Yeter ki senin aşkını kaybetmeyelim. Yeter ki senin aşkın ebedî olsun!

• İçimizde senin aşkın el çırpmada, yüzlerce başka alemler yaratmada, göklerden de dışarda, ötelerde yepyeni yüzlerce asırlar meydana gelmede.

• Bugün biz senin misafiriniz. Güler yüzünüzün mesti olduğumuz için seni bırakıp başka yere gidemiyoruz. Sen öyle eşsiz bir güzelsin ki, Allah’a yemin ederim ki yüzünün güzelliğini düşününce, hayal edince, şu gönlüm beni bırakıp gidiyor.

• Kurtulmam için, gönlü uyanık bir can bulursam, onun eteğine yapışacağım, himmet isteyeceğim. Keşke uyuyabilseydim de rüyada yüzünü gösterseydin.

• Bütün canlar, can denizinden geldikleri, can denizini tanıdıkları, bildikleri için oraya doğru sel gibi akıp gidiyorlar da, başka tanıdıklardan, başka sevgililerden yüz çevirmişlerdir.

• Can denizine doğru koşan seller de çeşit çeşit. Bir sel var yüksek dağlardan kaynağını alarak, hayran hayran başını taşlara çarparak, köpürerek, ağlayarak, heyecanla feryat ederek, aslı olan can denizine doğru koşuyor, koşuyor. Bir sel de var ki yolunu kaybetmiş, birincisi; “Allah’a hamd olsun!” demede, ikin-cisi; “La havle” okumada.

• Ey güneş gibi doğup, müflislere, yoksul kişilere sevgi şarabı sunan lütfeden. Bir ihsanda bulun, o şaraptan bize de sun! Biz de yoksuluz, biz de şaşırdık, yolumuzu kaybettik.

• Nasıl olmuşsa gül, ansızın seni görmüş, çaşırıp kalmış da elbisesini yitirmiş.Çeng senin çenginin sesini duymuş, feryada başlamış, utanıp başını önüne eğmiş.

Nıyazi-i Mısrî hazretlerinin şu şiiri bu hakîkati belirtiyor:

“Huda davet eder elhamdülillah
Bu can dosta gider elhamdülillah
Hakîkat şehrine çün rıhlet oldu
Gönül durmaz iver elhamdülillah.”

” La havle vela kuvvete illa billah”; Allah’tan başka kimsede güç, kuvvet yoktur, anlamın;ı gelen bır hadîsten alınan “La havle”. Mü’minler, şaşırdıkları, darda kaldıklan zaman “La havle” derler.

• Zühre yıldızının burcunda en tali’li olan kimdir? Ney’dir. Çünkü ney, dudağını senin dudağına koymuş, senden name öğreniyor. 

• Çeng, sensiz kalınca fenalaşıyor, hasta, kötü bir varlık oluyor. Ney de sen olmayınca hüzünlerle doluyor, inlemeye, ağlamaya başlıyor. Çengi kucağına al, onu iyileştir! Ney’i de öp, okşa. Def de sana yalvarıyor. “Ne olur?” diyor, “Beni eline al! Yüzüme vur, vur, vur da senin vuruşlarınla yüzüm değerlensin, ahenk yolunda meclise parlaklık gelsin.”

• Bu parça parça olah canı al, onun her parçasına aşk şarabı içir, onu güzelce sarhoş et de dün gece elden kaçan fırsat şimdi yeniden gelsin!

• Ey yüce padişah; doğrusu bizim için bundan sonra ayık olmak ayıptır, yazıktır! Allah’ın sana yemin ederim ki, artık bundan sonra ben ayık olarak senin büyüklüğünü, gücünü, kuvvetini anlatamam, senden bahsedemem, ancak senin aşk şarabınla mest ohınca dilim çözülür.

30 views

Divan-ı Kebir (c. I, 3)

1. Hakk’tan sayılamayacak kadar lütuflar, ihsanlar; 

senden ise sayılamayacak kadar çok hatalar, kusurlar.

Müstefilün, Müstefilün, Müstef’ilün, Müstefilün 

(c. I, 3)

•.Ey gönül, işlediğin suçlara, kusurlara karşılık, Hakk’tan özür dilemek için neler düşünüyorsun? O’ndan sayılamayacak kadar lutuflar, iyilikler, ihsanlar, vefalar gelmede, senden de bunca hatalar, kusurlar, cefalar görünmede…

• O’nun tarafından, bunca keremler, senden ise, manasız aykın işler; O’ndan pek çok nimetler, senden ise sayılamayacak kadar çok hatalar suçlar, günahlar…

• Senden bunca haset, bunca kötü düşünce, bunca dedikodu. O’ndan ise bunca ihsan, bunca lütuf, bunca iyilikler.

• Yaptığın kötülüklerden, işlediğin günahlardan pişman olup da, candan Allah dediğin zaman, seni belalardan kurtarmak için senin imdadına yetişen, sana o duyguyu veren, kendini hissettiren O’dur.

• İşlediğin günah yüzünden korkuyorsun, kurtulmaya çareler arıyorsun. Bir daha işlememeye karar veriyorsun, işte o anda bu duygularla için karıştığı, kendinden utandığın, kendini ayıpladığın, vicdanın sızladığı zamandüşünmüyor
musun? Bu duyguları sana veren, bu pişmanlığa seni düşüren, senin içindedir. Sana çok yakındır. O’nu sen ne diye kendinde, kendi içinde göremiyor, hissedemiyorsun?

• 0, seni bazen yaratılışına, kötü tabiatına bırakır, seni gümüş, altın, kadın sevdasına düşürür. Bazen de canına Hz. Mustafa’yı hayal etmenin nürunu verir de içini aydınlatır.

• Seni bazen bu tarafa çeker, iyi adamlara katar, bazen de o tarafa çeker, seni kötülere ulaştırır. Kurtuluş gemisini korkunç dalgalarla hırpalar, onu kırar, parçalar.

• Ey zavallı insan, bu düşüşlerden, bu hallerden sakın ye’se kapılma; gizli gizli o kadar çok dua et, geceleri, o kadar çok ağla, inle ki; sonunda yedi kat gökten kulağına kurtuluş sesleri gelsin.

 

18 views

Hazreti Ali (r.a), hain bir el tarafından yaralandığında oğlu Hazreti Hasan (r.a) ağlayarak yanına girer. Hazreti Ali (r.a) oğluna dönerek:

– Seni ağlatan nedir oğlum? der.

Oğlu:

– Nasıl ağlamayayım, sen vefat etmek üzeresin, der.

Hazreti Ali (r.a):

– Yaptığında sana zarar vermeyecek sekiz tavsiyemi ezberle oğlum! der ve sözlerine şöyle devam eder:

1- Zenginliğin en iyisi akıl zenginliğidir.

2- En büyük fakirlik de ahmaklıktır.

3- En büyük yalnızlık kendini beğenmektir.

4- En büyük şeref güzel ahlâktır.

5- Ahmakla arkadaş olmaktan sakın. Sana faydalı olmak isterken zararı dokunur.

6- Yalancı ile arkadaş olmaktan sakın. Çünkü o sana uzağı yakın, yakını uzak gösterir.

7- Cimri ile arkadaş olmaktan sakın. Çünkü o kendisine en çok ihtiyaç duyduğun anda senden uzaklaşır.

8- Fâsıkla, kötü kimse ile arkadaş olmaktan sakın. Çünkü o, çok değersiz bir şeye seni satar.

102 views

“Kanaat ve takva sahibi Şakik sen misin?”

Şakik Belhî (k.s) Hazretleri, bir gün zamanın padişahının huzuruna çıktığı zaman, Padişah:

“Kanaat ve takva sahibi Şakik sen misin?” diye sorunca:

– Şakik benim, kanaat ve takva sahibi olan ben değilim, o sensin sultanım, dedi.

Padişah bu cevaba şaşırdı ve dedi ki:

– Ben dünya zenginliği içindeyim. Her türlü ferah ve refah içindeyim. Nasıl olur da kanaat ve takva sahibi olabilirim?

Şakik Belhî (k.s) Hazretleri şu cevabı verdi:

– Allah, Kur’an-ı Azimüşşan’da dünya için; “Kalîl, az bir şey..” dedi. Sen az bir şeye kanaat ettin. Bize ise “Ahiret bâkidir, nimetleri bitmez..” dedi. Biz de ahireti seçtik. Sen az bir­ şeye kanaat ettiğin için kanaat ehli sayılırsın.

207 views

MESNEVÎ’DEN BİR HİKÂYE

Yazar Yard. Doç. Dr. Yakup ŞAFAK yakupsafak@hotmail.com
Image«GİZLİ LÜTUF SAHİBİ, NÛRU NÂR GÖSTERİR»

Bu yazımızda Mesnevî’den, «Mısır’da define arayan Bağdatlı mîrasyedinin hikâyesi»ni nakledip Hazret-i Mevlânâ’nın eşsiz yorumlarından bir demet sunacağız. Bağdatlı bir zenginin şımarıp yoldan çıkışını, tekrar yoksulluğa düşüp çaresiz olarak Hakk’ın dergâhına başvurmasını konu edinen bir hikâyedir bu. Şöyle anlatıyor Hazret-i Mevlânâ:

Mal ve akara konmuş bir mîrasyedi vardı. Konduğu mîrasın hepsini yedi, çırçıplak kaldı. Mîras malının zaten vefâsı yoktur. Bırakan muradına ermez, üzerine konan da kıymetini bilmez. Çünkü kolay bulmuştur. Çok çalışıp çabalamamış, o kadar zahmete katlanmamıştır. (Nitekim) Allah, bu canı bedava -karşılıksız- verdiği için sen de onun kıymetini bilmiyorsun.
Adamın elindeki para gitti, kumaş gitti, evler de gitti. Yıkık yerlerdeki baykuş gibi kalakaldı. Dedi ki:

Okumaya devam et

2.386 views